Bence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Clark Kent'ten Süpermen'e

Ben şahsen bizzat kendim olarak pek öyle sevgi kelebeği, barış güvercini, öpücük balığı bir zat-ı şahane sayılmam. Ama medeni olacağız ayağına genellikle surata yumruk çakma, kafasına saksı geçirme gibi eylemler zihnimde fantazi olarak kalıyor. Aslında şöyle Amerikan filmlerindeki gibi bir bar kavgası gibi bir aksiyona karışsam ne kadar rahatlarım kimbilir.

Çocukken böyle değildim ama...Arkadaşlarım ne zaman oyun kavgasına tutuşsalar ben hemen olay mahalinden kaçardım. Çoğunlukla da eve gelir olanı biteni camdan seyrederdim. Nedense herkes benim pek cevval bir tip olduğumu zannederdi ama aslında pek bir korkak birşeydim. Nasıl oldu da sonra bu hale geldim, kırılma noktam neresiydi pek hatırlamıyorum. Pek hoş bir anı olmasa gerek, beynim silivermiş onu da...

Neyse, ben nasıl olursam olayım çocuklarımızı daha barışçı yetiştirmeye çalıştık eşimle...Ama sonra bir de baktık bizimkiler gagalarında zeytin dalıyla dolaşırken alemin çocuğu bunları ezmeye çalışıyor. Bizim bidikler carcar çene yarıştırabilen tipler olmadıkları için hırsları içlerinde kalıyor eve gelip ağlıyorlar. Biz hep "aman yavrum öyle yapma ayıp, böyle deme arkadaşın üzülür" demişiz onlara..Ama okulda olaylar öyle yaşanmıyor. Bizimkiler ayıp olmasın, karşılarındaki üzülmesin diye sustukça diğer çocuklar iyice zıvanadan çıkmaya başlamışlar.

Tavır değiştirdik arkadaşlar: "Yavrum sen kimseye sataşma ama sana sataşan olursa da diline geleni, elinden geleni ardına koyma, sana birşey diyen olursa da bana gönder" moduna geçtik. Yoksa gelen geçen çocuklarımın iyi niyetinden, efendiliğinden faydalanıp üstüne basacak...

Dedik ama huy kolay değişmiyor. Dün okul dönüşü arkadaşlarla çocukları aldık parka götürdük. Bizimkiler 4 arkadaş güzel güzel oynarlarken aynı yaşlarda 3 çocuk geldi parka..Nasıl bir edepsizlik anlatamam...Bizimkilere vurmaya, tükürmeye filan başladılar. Kızım ve sınıf arkadaşları durumu idare etmeye çalıştılar, ama içlerinde yaşça da en küçükleri olan minik oğlum ağlayarak yanıma gelip saklanmayı tercih etti. Tamam yaşı küçük, boyu diğerlerinden küçük ama yine de bir oğlan anası olarak bu durum bana koydu be arkadaşlar...Mücadele etmese bile oradan kaçmamış olmasını diledim...Sonra dedim ki be salak kadın çocuğu sen yaptın böyle...Kimseye kabalaşmasın, terbiyesizleşmesin, efendi olsun diye az mı uğraştın? Al sana efendi çocuk...Kavga etmeyi bilmiyor...

Oğlana kavga nasıl edilir, nasıl kendini korur öğretmek lazım sanırım, çünkü her anne baba maalesef çocuğuna efendi davranmayı öğretmiyor...

Psiko.....

Bir yandan yazmak istiyorum bir yandan üşeniyorum...Zaten öyle bir üşengeçlik hali çöktü ki üzerime...Üşenmediğim tek şey yemek yemek...göbüş oldu hamur teknesi...Ütü yapmaya, kitap okumaya, evi süpürmeye, kaybolan telsiz telefonu aramaya, hatta yatakları toplamaya bile üşeniyorum. Tığ işine sardırdım iyice..Hanım dilendi bey beğendi motifinden battaniye örmek hevesiyle çıktım yola...Umarım bu sefer yatak örtüsü atkı olarak nihayete ermez...Ne kadar sabırlı ve sebatkar bir kadın olduğumu da buyurun buradan anlayın artık...

Film seyrediyorum daha doğrusu seyretme girişiminde bulunuyorum ama ona da üşenip daha başında uyuyorum filmlerin. Çıkayım dolaşayım diyorum, giyinip soyunmaya üşeniyorum. İç enerjim sanki zaten çok yüksekmiş gibi iyice dibe vurdu. Televizyonda gündüz programları rezalet, televizyon da seyredemiyorum. Amaçsızca dolanıyorum bazen...Bazen de 72 ayın Çarşambasını aynı güne sokup popoma motor takmışlar gibi tüm işleri aynı güne sıkıştırıp canımı helak ediyorum.

Ama genel olarak rahatım, malzeme gelmiş, gelmemiş, üretim ne halt olmuşsa olmuş gibi o an için ölümcül ama aslında fani işlerden elimi eteğimi çekmiş olmak bana yaradı. Göbüşüme de yaradı o ayrı...Çocuklarım mutlu...Bana sürekli çok komik bir anne olduğumu söyler oldular. Bu durum ben incir çekirdeğini doldurmayacak bir mevzudan delirip deli danalar gibi böğürene kadar sürüyor tabii...Neyse ki dengesiz ruh halim devreye giriyor ve kısa zamanda yine komik anne kıvamına gelebiliyorum.

Komik anne olmak iyi midir bilmiyorum. İyidir herhalde...Neyse...Anlatacak bir sürü şey birikmişti aslında ama yazmaya üşendim...

Bu erkekler beni sinir ediyor!!

- Anneeeaaaa...bu erkekler beni sinir ediyooorrrr....

- Alışsan iyi olur yavruuummm, büyüyünce de durum değişmeyecek...

Kızımın sınıf arkadaşı bize geldi..Biz anneler mutfakta oturup iki lafın belini kırarken, beyler içeride nihayet yeni alabildiğimiz ses sisteminin morfolojisini çözmeye ve de bağlamaya çalışırken kızım kapıda bitiverdi....Benim sıpa ile kızımın arkadaşı bir olmuşlar kızımı kızdırıyorlarmış. Hoş gerçi benim prensesimin de sinirleri burnundaydı hani...Ce.. desen üzerine sıçrıyordu. Bana da kızmış. Vay efendim o gün pazara giderken niye onu da almamışım yanıma da onu oğlanlarla bırakmışım!!! Malum evde kızlar takımı ve erkekler takımı olarak iki takım halinde yarışıyoruz :-) Ben şimdi hava muhalefeti sebebiyle bu takımı bozunca kızdı hanımefendi...

Neyse, kızımın arkadaşı bize gelince Yiğit kendine geliyor. İki erkek bir oldukları zaman benim oğlanın testesteron seviyesi mi yükseliyordur nedir pek bir maço havalar geliyor üzerine...Benim o sulu zırtlak her halta mızıyan oğlum gidiyor pek erkek, pek büyük havalar geliyor üzerine...Bırak yanında ben olmayı, benimle bile sinemaya girmeyen çocuk, yanında Ada olunca tek başına, bensiz filan giriyor o kadar diyeyim...

Demek ki diyorum benim oğlan yavaş yavaş büyüyor. Kızım ise...yerim ben onu yerim....

Yazamıyorum...Şükür...


Hayat benim için nihayet normal rutininde devam etmeye başladı.
Artık her gün enteresan olaylar gelmiyor başıma..
Artık her gün birileri itina ile sinirlerimi tepeme zıplatmıyor
Artık her gün "ulan ben ne biçim anneyim, kariyer uğruna çocuklarımı ihmal ediyorum" derdine düşmüyorum
Ruhsal dünyam gelgitler yaşamıyor pek...
Aşırı yorgunluğumla baş etmeye çalışmam gerekmiyor
Bir delinin kuyuya attığı taşı 39 akıllıyla çıkarmaya da uğraşmıyorum
İnsanlarla projeler dışında bir şeylerden konuşabiliyorum
Pazartesi sendromları karnımı burmuyor
Uzun zamandır olmaya ihtiyacım olan kadın oluyorum yavaş yavaş...
Çocuklarımı okula uğurlayabiliyorum
Kocamı işe hayır dualarımla gönderebiliyorum
İnanır mısınız evi süpürmek bile çok keyifli bir şeymiş..
Televizyonda düzgün bir filme denk gelirsem ütü bile zevkli olabiliyormuş
Yemek yapabiliyor, üstüne tatlı ne yapsam diye düşünebiliyorum
Artık evdeki bakıcı kadının yemeklerine muhtaç olmuyoruz ailece...
Arkadaşlarımla görüşebiliyorum
Ailece ev gezmeleri yapabilmeye başladık
Misal: Dün gece çok sevdiğimiz arkadaşlarımız aradı, "hadi, peynir-şarap gecesi yapalım, atlayın gelin" dediler.
Pijamaları atıp giyinip gittik, o sohbet bize ilaç gibi geldi..
Sakinim kısaca...
Şükür...
Allah bozmasın, nazarlardan esirgesin..
Ancak bu durumda bloğuma yazacak pek fazla bir şey de gelmiyor aklıma..
Affola...

Marilyn İyi Ki Erken Ölmüş..

Şimdi böyle şey de söylenmez ama....Ne yapayım, onunla ilgili düşüncem bu...Marilyn yaşlanmadan ölmekle kendine iyilik yaptı bence...

Ben severim MM'yu. Mükemmel bir karışımdır benim gözümde. Kadınsılık ile çocuksuluğu, vamplık ile saflığı bu kadar iyi harmanlamış kadın çok az olsa gerek...Onun yarı aralık dudakları ve yarı kapalı gözleri ile verdiği şuh pozlarda bile bir korunmasızlık, bir sevgiye açlık hissi alırım. Acıma hissi uyanır içimde..Çocukluğunda yaşadığı sevgisizliği herkesin sevgilisi olmaya çalışmakla telafi etmesi üzer beni...

Sanatsal kişiliği ile ilgili bir yorum yapmak istemiyorum. Evet bir dönem kendini gerçekten geliştirmeye çalışmış ama olmamış bence...Ne de olsa o arzulanan kadın modeliymiş, başka türlü senaryo gelmemiş herhalde eline...benim gözümde çok iyi bir oyuncu değildi, popüleritesi sayesinde aldığı rollerdi onlar ama oynadığı filmleri kesinlikle izlenebilir kılıyordu.

Nereden geldim bu konuya ben? Ay, evet, 2012 yılı Marilyn Monroe yılı ilan edilecekmiş. Ölümünün 50. yılı dolayısıyla...Öldü mü öldürüldü mü hala muallakta ama bence o yaşlarda hayata veda etmeseydi efsane olamazdı. Yarım kalan bir hayat olduğu için efsaneleşti, tıpkı James Dean gibi...

Bazı sanatçıların yaşlanmaması lazım bence. MM bunlardan biri. Yani düşünsenize gençliğinizde erkeklerin hayallerini süslemişsiniz, millet sizin için ölmüş bitmiş..Yaşlanınca buruşmuş cildiniz, bükülen beliniz, yoluk yoluk olan saçlarınız yüzünden ancak büyükanne rollerine razı olur duruma gelmişsiniz o da şanslıysanız...

Bunu çok iyi taşıyanlar yok değil...Misal Sophia Loren..Ama nedense Marilyn bunu kaldıramazdı gibi geliyor bana...Zaten çok hassas, çok kırılgan olduğu söylenir ya.. Zaten yaşadığı güvensizlikleri içki kadehlerinde ilaç şişelerinde boğmaya çalıştığı anlatılır ya...Ne olacaktı yaşlanınca...Bir başka Brigitte Bardot vakası daha gelecekti muhtemelen karşımıza..



Ya da hayatını oynadığı Dolce Vita filmindeki gibi yaşayıp yaşlanıp beş parasız kalan Anita Ekberg mesela...Nerede 60'lı yılların Anita'sı nerede şimdiki Anita...Devletten yardım parası almaya çalışıyor şimdi eski tapılası kadın...Türkiye'de de örnekleri çok değil mi zaten? Mesela bugün televizyonda Bayan Bacak Serpil Örümcer vardı. Yardım istiyordu hayatını sürdürebilmek için...Hoş gerçi ona gelene kadar en acı örnek Cahide Sonku'dur benim için...

Yaşlanmak kötüdür, yaşlılık çirkindir demiyorum. Sadece her ünlü bunu kaldıramayabilir diyorum. Her diva yaşlılığı Türkan Şoray gibi, Sophia Loren gibi taşıyamaz diyorum o kadar...

Bu arada memleket çalkalanırken ben niye fındık fıstık konular mı yazıyorum? Hiç girmeyelim o mevzulara..çok sinirliyim...Alain Delon'u bile harcayabilirim o kadar diyeyim...


Şimdi Şu Anda...

Çocuklarım yattılar, ama uyumamak için türlü numaralar çekiyorlar. Susadım anne, bugün ne oldu biliyor musun anne, uykum yok anne, İpek'in de uykusu yokmuş anne, yorganı düzelt anne...

Allah'ın fazla sabır vermediği bir kulu olduğumdan az önce bu muhabbet HÖÖÖEEEYYTT...YATIN LEEYYNNN...SABAHA KALKAMIYORSUNUZ SONREEEAAAA..diye hönkürmem ile bitti..İki tırsak girip yataklarına seslerini kestiler şimdilik...Lütfen şimdi, ideal anne olanlarınız bana "aaa...çocuklara öyle mi davranılır" filan demesinler, bu saatte kaldıramayacağım..Yarın gene ideal anne olmaya çalışırım.

Kayınvalidem salonda Kuzey Güney seyrediyor, eşim ve kayunpederim maç seyretmeye gittiler. Ben mutfakta biraz blog biraz yeni tanıştığım twitter takılıyorum. Göz ucuyla Sülüman'a bakarken el yordamıyla kahve fincanımı buluyorum. Sıcacık mutfağımda burnumda kahve kokusu ile huzur buluyorum.

Ve diyorum ki keşke şu anda kanalları zaplarken bir anda karşıma bir Antony Quinn filmi çıksa...Hayır CD'sini koyup seyretmek istemiyorum. Öyle bir anda karşıma çıksın, bana sürpriz olsun, çok sevineyim istiyorum. Mesela hangi filmi olsun?


Bir Zorba ne iyi giderdi şimdi değil mi?

Ya da...



Kasabanın Sırrı olsa mesela...

Onlar olmazsa bir Rock Hudson-Doris Day da iyi giderdi hani...



Olmadı kutumu açacağım...CD kutumu :-))

Sevgiler

Isabel ile problemliyim

Bazen bir şarkı duyarsınız...Aklınıza türlü türlü anılar gelir hani...O şarkıyı ilk duyduğunuzda nerede olduğunuz, kimlerle olduğunuz gelir belki aklınıza...Gülümseyerek anarsınız o günlerinizi....Gözünüzün önünde kendini kadın zanneden küçük bir genç kızın danseden, gülümseyerek hayal kuran ya da o an için çok önemli olan ama aslında bir hiç yüzünden ağlayan hali beliriverir....Alır o şarkı sizi götürüverir uzaklara...Bazen bulaşık yıkarken yakalanırsınız bazen bir toplantının ortasında çalınıverir kulağınıza geçmişin sesleri....

Bir de hiçbir anınızın olmadığı, öylesine kulağınıza değen şarkılar vardır. O şarkıyı duyunca aklınıza hiçbir şey gelmez. Ne bir anı, ne bir koku ne bir ses ......Sadece kalbiniz acır. Nedenini bilmezsiniz. Hissettiğiniz sadece şarkıyı beğenmek değildir. Kelimelerle ifade etmesi çok zor olan bir şeydir. Sanki o şarkı sizin bir şeylerinize tanıklık etmiştir de siz hafızanızı kaybettiğiniz için hatırlamıyorsunuzdur. Dilimin ucunda misali çıkarabilmek için nedenini tekrar tekrar dinlersiniz.

Adını bile bilmeden duyunca ruh gibi kaldığım bu şarkı da bende öyle bir etki bırakıyor. İnternette izini ararken öğrendim şarkının adını, Isabel'miş...2-3 kere duydum Isabel'i ama her seferinde içimden ağlamak isteği yükseldi...Ne sorunum varsa Isabel ile ilgili bilemiyorum artık.....


Bir Bilgisayarı Bile Yok

Şimdi dostlarım, iş hayatına ara verdiğim şu günlerde boş durmaya alerjik olan bünyem sayesinde kendime yeni konular bulmaya çalışıyorum. Çünkü arıza çıkarmaya meyilli ruhuma yeterli materyal temin edemezsem eğer kocama sardırıyorum ki bu da evlilik müessesesinin devamını riske sokuyor.

Bundan mütevellit çocukların okulunun Okul-Aile Birliği karmaşasına balıklama atladım. Aslında okul-aile birliği kavramı benim çok ciddiye aldığım, okulda aktif ve etkili olması gerektiğini düşündüğüm bir oluşumdur.

Dün ilk toplantı vardı. Bir yandan telefonda Sitoş ile konuşurken bir yandan da saçlarımı kabartıp taaa dolabın dibine soktuğum çizmelerimi arıyordum. Giyindim, süslendim ve toplantıya gittim.

Okul sahibi güzel bir konuşma ile başladı. Okul-aile birliğinden beklentileri, geçmiş yıllarda yapılan faaliyetleri anlattı. Yakınlardaki bir okula kütüphane yaptırılmış, bir başka okuldaki çocuklara kıyafet yardımı yapılmış, Van'a destek paketleri gönderilmiş.  "Aaaaa" dedim, " pek hoş, Allaaaaahhhh ben şimdi neler yaparım burada" diye içimden geçirirken öyle birşey söyledi ki beni kaybetti.

Okul Sahibi: Yalnız bu sene ben öyle kermes yapalım, para toplayalım, bilmem nereye yardım edelim türü faaliyetleri desteklemiyorum. Önce kendi kapımızı süpürelim, sonra diğer yerlere bakarız.

Eh, haklı adam, tabii yani, olabilir.

Okul Sahibi: Bu okulda % 10 oranında tam burslu okuyan öğrenci bulunmaktadır.

Hımmm...%10 fena değil, aferin adama...

Okul Sahibi: Yani aralarında öyle çocuklar var ki bir bilgisayarı bile yok, bir modemi bile yok!!!

????!!!!....Nassıı yani? Öyle zor durumdalar ki çocukların bir bilgisayarları yok öyle mi? Öncelik vermemiz gereken ihtiyaç bu mudur? Allah aşkına nerede yaşıyoruz biz? Okulun bulunduğu çevrede karnını doyuramayan aileler olduğunu biliyoruz. Tamam okul olarak herkesin her derdine koşmak zorunda değiller, bu daha çok belediyelerin, muhtarların ilgilenmesi gereken bir konu olabilir ama ihtiyaca örnek olarak verdiği şey bilgisayarı yok, modemi yok, vah zavallı mı olmalıdır?

Ben zaten bu bilgisayar işine biraz takılıyorum. Günümüzde bilgisayar çocuklar ve gençler için sınırsız bilgiye ulaşma, araştırma aracı değil, oyun sitelerinde sörf aracı olarak kullanılıyor. Bir çocuğun evinde bilgisayar olmasının şart olduğunu sanmıyorum. Kaçımızın çocuğu bilgisayarı alıp inceleme ve araştırma yapıyor? Ödevleri varsa belki o zaman....Ancak oyun oynuyorlar.

Neyse, dünkü arıza ihtiyacımı da bu şekilde gidermiş oldum canlarım....Öptüm sizi....

Medyum

4 yıldır Digitürk abonesi olduğumuz için doğumgünüm şerefine  Digitürk tüm kanalları 4 günlüğüne açtı bize...Kanallarda birinde bir dizi keşfettim. Medyum...3 çocuk annesi bir kadının medyumluk gücü var, olmuşu da görüyor olacağı da...Onu anlatan bir dizi...

Bu medyumluk hadisesi hep ilgimi çeker. Bazen öyle bir yeteneğimin olmasını isterim ama mümkünse ruhları filan görmeyeyim. Tırsarım...

İsterim derken olacakları görmek istemem. İyi şeyleri önceden görüp tadını kaçırmanın alemi yok, kötü şeyleri de görüp kendimi hasta etmek istemem. Biraz kaderci bir yanım da olduğu için olacakları önceden görmenin sonucu değiştireceğine inanmam. Ancak dua edebilirim, Allah kötü yazı yazmasın diye...

Ben geçmişi görebilmek isterdim. Olan şeyler nasıl olmuş...Mesela yeni bir kitap aldığımda önce son sayfasını ya da son paragrafını okurum. Kitap yeni olduğu için yazan şeyler bana hiçbir şey ifade etmez, olayları bilmem, kahramanları daha tanımamış olurum. Ama sonunu baştan bilmek isterim. Sonrasında kitabı okumamın sebebi ise o son paragrafa nasıl gelindiğini öğrenmek içindir.

Yani ben biraz "Nasıl" insanıyım. Sonuç odaklıdan ziyade süreç odaklı birisiyim. Başarıya ulaşıp ulaşmamaktan ziyade o yolda yapılanlar, izlenen yol önemlidir benim için...Ama bazen iyi sonuçlar alınması için kötü şeyler yapılması de gerekir. Bunun bir formülü yok kafamda ne yazık ki...Olayları kendi şartları içinde değerlendirmeye çalışırım. Bu bazılarına tutarsızlık gibi gelse de eğer olayın kendi içinde bir mantığı varsa ya da ben empati kurabiliyorsam herkesi kendi gözümde haklı çıkarıp aklayabilirim. Ha ama yoksa kimse de beni ikna edemez...

Özellikle tarih konusunda...Şimdi kitaplarda okuduğumuz tarihi olaylar gerçekte nasıl gerçekleşmiş? İnsanlar neler düşünerek, neler hissederek o kararları almışlar? Sadece geçmişi görmek değil aynı zamanda hissedebilmeyi de çok isterdim. Savaşları, dillere destan aşkları, büyük ihanetleri, yazarları görebilmek isterdim. Da Vinci'nin dehasına tanık olmak ne muhteşem birşey olurdu kimbilir....

Aman neyse....sabah sabah nereden aklıma geldiyse...Şimdi hazırlanmam lazım, bugün okul-aile birliği toplantısı var. Gidip bir bakayım neler konuşulacak....

Öptüm sizi....

Hepimiz deli(mi)yiz?

Dostlarım, aşağıdaki yazıyı babam forward etmiş ( bu forward etme deyimine de hastayım, iletmiş desek olmuyor sanki)

Neyse, aşağıdaki yazıyı babam iletmiş, Doğan Cüceloğlu'nun bir yazısı...Noktasına virgülüne dokunmadan gönderiyorum. Hani biz kendimize deli diyoruz ya...Belki de değilizdir :-)))

------------------------------------------------------------------------------------------------

 Kim Akıl Hastası?

Psikolog David L. Rosenhan ve ekibi psikiyatristlerin akıl hastasını teşhis etme yetisi üzerine bir araştırma yapmış ve bu araştırma 1973’te yayınlanmış¹ . Ne var ki ben bu ay okuduğum bir kitaptan öğrendim bu araştırmayı; ilginç bir araştırma ve sizlerle paylaşmak istedim.

Rosenhan’ın da başkanlığında yedi kişilik bir psikolog grubu ABD’ni beş farklı eyaletinde kendilerini akıl hastanesine hasta olarak kabul ettirmenin bir yolunu bulmuşlar. Hastaneye kabul edilmek için “kulağıma sesler geliyor; sesler duyuyorum,” gibi ifadeler kullanmışlar. Araştırmanın amacı şu: gerçekte akıl hastası olmayan insanlar, akıl hastalarının arasında konduğunda, acaba akıl hastası olmadıkları uzmanlarca fark edilecek mi?

Hastaneye kabul edildikten sonra, araştırmacılar bu sesleri artık duymadıklarını, kendilerini iyi hissettiklerini ve çıkmak istediklerini ifade etmeye başlamışlar. Ne tahmin edersiniz? Bunların hasta olmadıkları hemen fark edilip, hastaneden taburcu edileceklerini mi? Öyle olmamış; gerçekte hasta olmayan bu insanların hastaneden çıkmaları o kadar kolay olmamış. Bazıları yedi gün müşahede altında tutulduktan sonra serbest bırakıldıkları halde, bazıları elli iki gün içerde tutulmuşlar. “Hastalara,” hastanede kaldıkları süre içinde çok güçlü ilaçlar verilmiş, ne var ki onlar kimse görmeden bu ilaçları tuvalete atıp sifonu çekmenin bir yolunu bulmuşlar. Hastaları muayene eden uzmanlar, bakan hemşireler ve bakıcılar bu kişilerin hepsini akıl hastası olarak görmüş ve iyi olduklarını keşfedememiş. Dördü şizofreni tanısıyla, biri bipolar bozukluk teşhisiyle hastaneye kabul edilmişler ve içerde bırakılmışlar.

Şimdi araştırmanın başka ilginç bir yönüne dikkatinizi çekmek istiyorum; doktorlar, hemşireler ve bakıcılar bu kişileri akıl hastası olarak gördükleri halde, hastanedeki gerçek akıl hastaları araştırmacılara, “haydi oradan, siz hasta değilsiniz, siz gazetecisiniz, hasta numarası yapıyorsunuz,” demişler.

Bu araştırma basılmadan bir konferansta duyan bir akıl hastanesi uzman kadrosu, böyle bir şeyin olamayacağını söylemiş; hepsinin uydurmaca olduğunu iddia etmiş.

Rosenhan, “peki, sizin hastanenize yalancı-hastalar göndereceğim, onları bulun öyleyse,” diyerek onlara meydan okumuş. Hastane yalancı-hastaları bulmak üzere uyanık bir döneme girmiş (teyakkuza geçmiş) ve gelen hastaları dikkatle gözlemeye başlamışlar. Rosenhan gerçekte hiçbir yalancı-hasta göndermediği halde, hastanedeki bir psikiyatrist ve yardımcı sağlık görevlisi birkaç ay, gelen hastaların yüzde onuna yakın bir kısmını yalancı-hasta olarak teşhis etmiştir.

Peki, bu neyi gösteriyor?

Akıl hastalıklarının teşhisiyle ilgili belirsizlikler kolayca ortadan kaldırılamamaktadır ve bu nedenle gerçek hastayla yalancı-hasta arasında ayırımı uzmanlar dahi kolayca yapamamaktadır. O nedenle bu alanda belirli kişilerle ilgili beklentiler oluşturulursa, yani bir kişi hakkında, “bu adam akıl hastası” gibi yaftalar yapıştırılırsa, onun normal davranışları dahi anormal görülebilmektedir.

Hastanede gerçek hastayla hasta olmayanı ayırt etmek bu kadar zor ise, normal günlük toplum yaşamında ayırt etmek daha da zor olacaktır.

Bu çalışma, bir kişinin gıyabında dedikodu yapmanın, onu karalamanın neden kötü olduğuyla ilgili bilimsel bir çalışma olarak algılanabilir.

Psikolog Rosenhan ve ekibine kendim ve sizler adına teşekkür duygusuyla doluyum; böyle bir çalışmayla farkındalığımız yaptıkları katkılarından dolayı.

Doğan Cüceloğlu (31.07.2011)

Serenad...

Ayıp etmişim bunca zamandır Zülfü Livaneli'ye....Sakin sakin söylediği şarkılarıyla içimi coşturan bu adam önyargılarımın kurbanı olmuş....

Utanarak söylüyorum, her şarkısını ezbere bildiğim Livaneli'nin tek kitabını okumamıştım düne kadar. Nedense tarz olarak Orhan Pamukvari olacağı fikrine kapılmışım. Orhan Pamuk da kimse kusura bakmasın ama benim ruhumu bayar.

Okuyacak kitap stoğumun azaldığı günlerde yaşadığımız yerdeki küçük bir sahafa gittim. Adam hemen Serenad'ı uzattı bana..Bir de övdü ki sormayın..Hiç tarzım değil ama adama ayıp olmasın bari dedim aldım. Haftalarca kıyıda köşede süründü kitap. Bir türlü başlayamadım. Dün okudum...Gece 2 buçuğa kadar...Ve bitirdim kitabı..

Olamaz böyle bir kalem...Sonunu başından bildiğiniz bir hikayeyi okurken sayfaları yutarcasına çevirdiniz mi hiç? Akıcı kalem böyle birşey olsa gerek...Elimden bırakamadım kitabı, Max ile Nadia için içimden ağlamak geldi, Ali Çavuş'un alnından öpmek, Maya'ya merakının peşinden gittiği için sımsıkı sarılmak....Bir ömür boyu saklanan sırları okuyunca merak ettim, kimbilir bizlerde ne sırlar saklı...

Allah bir daha hiç bir millete, ırka, dine öyle acılar yaşatmasın diye geçirdim içimden...Daha kısacık bir zaman önce olup bitmiş herşey...Neler yaşanmış şu dünyada neler...Dedelerimiz ninelerimiz içinde yaşadı, annelerimiz babalarımız unutmadı, bizler bildik ama önem vermedik ne de olsa bize çooook uzaktı yaşananlar, çocuklarımız belki olayı Ben Ten fantezisi sanacaklar...Neyse....Hiçbirimiz tekrar o felaketleri yaşamayalım...Savaş sadece askerler arasında olmuyor çünkü....Filler tepişirken çimenler eziliyor, hayatlar yitip gidiyor.

Hikayedeki görüşlere katılırsınız katılmazsınız o ayrı bir mesele...Beni de rahatsız eden noktalar olmadı değil...Ama bir bütün olarak, bir edebi eser olarak değerlendirdiğimde kitap harikaydı...Ne diyeyim, yazmış Livaneli....

Bugün Benim Doğumgünüm....

Koskoca 35 yılı başarıyla devirmiş bulunmaktayım dostlarım...Başarıyla diyorum çünkü ömrümün ilk yarısında herşeyi dolu dolu yaşadım.


Çocukken doya doya oynadım. Dizlerim kanadı, elime kıymıklar battı, arkadaşlarımla kavgalar ettim, ağaçlara tırmandım, bisikletten düştüm. Anneannemin babaannemin masallarını dinledim, çok sevildim. Çocuk olmayı başarabildim yani...Teşekkürler anne, teşekkürler baba.....


İlk gençlik yıllarımı da doya doya yaşadım. Odamın duvarları tamamen poster kaplıydı, odamda kaset çalarım vardı, müziğin sesini açıp kendi kendime ya dans ederdim ya hayallere dalardım. Kimse ilişmezdi...Kardeşim hem sırdaşım hem kapris çekicimdi...Teşekkür ederim kardeşçim...


Film artistlerine aşık olurdum. Ders derdim yoktu, zaten okul birincisiydim. Birinciydim ama inek de değildim, okulun popüler kızlarındandım. Tenefüse yalnız çıkmadım hiç....Odaya kapanıp saatlerce kikirdeştiğim arkadaşlarım vardı.


Üniversitede yurtta kaldım, oda arkadaşlarım çok kafa tiplerdi. Bir tanesi can dostum oldu, hayat tanığım oldu...Mezun oldum, kendi evimiz oldu. Evlenmeden ev geçindirdik Banu ile yıllarca...Onun verdiği özgürlüğü doya doya içimize çektik. Sanki bir nevi kendi gemimizin kaptanı olduk gibi geldi bize...Birbirimizin hem freni hem gazı olduk....Teşekkür ederim Banu'cuğum...


İngiltere'ye gönderdi ailem beni...Biraz dil gelişimi ama çokça da hava değişimi...Ne yalan söyleyeyim iyi geldi bana...Hem ruhuma hem de kariyerime...


Aşık oldum, ayna karşısında saatler geçirdim. Önce platonikti, onun da heyecanı başkaydı. Sonra gerçek oldu. Erkek arkadaşım kocam oldu. Ayaklarım yere bastı. Eşim elimi hiç bırakmadı. Çok zor zamanlarımız oldu. Eşim hem kendini taşıdı içinde hem beni taşıdı sırtında...Beni ayakta, aklımı başımda tuttu...12 yıl sonra bile beni hala güldüren, her huyuma rağmen beni hala seven bir adam benim kocam...Teşekkür ederim aşkım....


Hep büyük şirketlerde çalıştım, kariyer yapacağım diye yırtınırken anne oldum. Gözüm kariyer mariyer görmedi. Gene çalıştım ama sonra baktım çalışırken kaçırdığım şeyler var yerine konamayacak. Biraz ara verdim koşturmaya....Sakinim şimdi...Çocuklarım bana yeni gözler verdiler, dünyayı başka türlü görmem için. Beni daha affedici, daha yumuşak kalpli, daha şükran dolu bir insan yaptılar...Teşekkür ederim yavrularım....


35 yıl boyunca hayatıma öyle ya da böyle değen herkese teşekkür, Allah'a da şükran borcum var aslında... Bundan sonrası için de kendime çocuklarımla, eşimle, ailemizle birlikte sağlıklı ve mutlu bir hayat diliyorum. Allah gördüğümüzden geri koymasın...

Öff Gülçin Yaaa.....

Bakın şimdi yukarıda Allah var....Ben sporu severim, desteklerim, çocuklarım da spor yapsınlar isterim....Spor sağlıktır ayrıca çok havalıdır filan.....Tabii ben yapmadığım sürece....

Ben hep kafası çalışan ama vücudu yan gelip yatmaya meyilli bir insan oldum. O kadar ki beden eğitimi derslerinden bile hiç hoşlanmadım. Günün birinde spor yapmaya mecbur kalmaktan korkmuşumdur hep çünkü eğer ekstradan 5 dakikam varsa onu yatıp televizyon seyretmek için kullanmayı isterim. Zaten kilo problemim de olmadığı için pek bir içim rahattı bu konuda hep....

Gel gelelim sevgili kocacığıma son yıllarda bir hal oldu, illa sipor yapçem diye tutturdu. İlk başlarda engel oldum. Sebebi biraz komik..."Ne o öyle" dedim " sitenin kokoşlarıyla aerobik mi yapacaksın? kırarım bacaklarını" dedim.

Ama sonra baktım. Adamın çok stresli bir işi var, işten eve evden işe bir hayatı var. Deşarj olması lazım. Eh dedim, gitsin yapsın sporunu, elektriğini boşaltır. Nasıl olsa beni de peşinde sürüklemiyor.

Eşimin spor macerası böyle başladı. Hatta hoşuma bile gitmeye başladı, öööle adeleli kollar filan ;-)

Ama olay bu kadarla kalsa iyiydi. Üstüne bir de sağlıklı beslenme çıktı. Bakın ona bozuğum. Bir tencere yemek yapıyorum, koncam çocuklar kadar yiyor.

Üstüne bir de Karatay diyeti çıktı. Bir diyetimiz eksikti... Bu sabah ki diyalog:

Koncam: Bak hayatım Karatay diyeti diyor ki sık yemeyecekmişiz, insülin salgılanıyormuş o da yağ tutuyormuş. sadece 3 öğün yiyecekmişiz.

Ben: İyi de bize hep sık ama az yiyin derler.

Koncam: Biliyorum bu durum seni bozuyor ama böyle işte...Ha bir de ekmek yemeyecekmişiz.

Ben: Yok artık. Nutella'yı bisküviye mi sürecekmişiz?

Koncam: Offf Gülçin yaaa....

Bu diyet işi beni bozar arkadaşlar...

OIayın Nedir Senin Şekerim?

Bildiğiniz üzere tatminsiz çalışan anne konumundan bir süreliğine evinin kadını çocuklarının anası moduna geçiş yapmış bulunmaktayım. 


Yeni evimiz de okula pek yakın olunca çocukları okula bırakıp alma görevini de taşerondan alıp kendim icra etmeye başladım.


Meğer ne çok şey kaçırmışım bunca zamandır. Eh, sabahları güneş doğmadan, karga kahvaltısını yapmadan evden çıkınca çocukların sabah ritüellerini tamamlayıp servise bindirme görevi eşimdeydi. Artık servis olayı servis dışı kaldı....


Tabii ilk günlerde sabahları çocukları okula bırakırken pek çevreme bakamıyordum. Bünyemin alışkın olduğu bir telaşe memureliği durumu vardı. Koştura koştura okula gidip aynı hızla eve geliyordum. Sonra kendime geldim. Kızım nereye koşturup duruyorsun haldır huldur, işe mi yetişeceksin? Bi sakin ol güzelim dedim kendime..


Hah, sakin oldum ya artık, çevreme bakabiliyorum.


Şunu görüyorum....


Elle Macpherson sendromu diye birşey varmış dostlarım. Ve tedavisinin mümkün olduğunu sanmıyorum.


Ben sabahları çocukları okula bırakırken ne giyiyorum: Kot pantalon, elime ilk geçen kazak ya da türevi birşey, eski olmasına rağmen rahat olduğu için atamadığım babetlerim....


Ama bir de okulda mimlediğim birkaç anne var ki sormayın...Çalışmadıkları belli, yani sabah sabah strech kot pantalonun üzerine çektikleri deri çizmelerle okuldan çıkıp işe gitmediklerini tahmin ediyorum.


Geçen gün akşamüstü çocukları okuldan almaya gittiğimde birini gördüm ki...Ay nasıl anlatsam, onun giydiği parlak kadife floseran eşofmanı ben kuzenimin düğününe abiye diye giyerim...


Şekerim derdin nedir senin? Nedir bu şıklık takıntısı? Alt tarafı okula geliyorsun, yok mu senin sıradan bir kıyafetin? Yoksa ben mi çok sıradanım? Hayır sabah sabah yastığın izi yanağımdan silinmemişken sen süslenecek zamanı ve de enerjiyi nasıl buluyorsun? Okul çıkışında ben yemeğin altını kısıp okula dar atarken kendimi sen nasıl bu kadar uyumlu ve bakımlı olabiliyorsun?


Terslik bende bende...biliyorum ben....

Ay üstüme bir ağırlık çökmüş.....

Durun durun...bağırmayın bana canlarım..Deliş'im, adaşım, Sitoş'um, Yaruze'm.....Nokta nokta koyuyorum çünkü hepinizden fırça yedim, yazamadım bütün isimleri....


Şekerler bir türlü yazamadım, yazamadıkça konular birikti, biriktikçe ben hangisinden nasıl başlayacağımı bilemedim. Bir kısır döngüdür gidiyor vallahi....


Önce işten ayrıldım, sonra çocukların okuluna yakın bir yerde ev bulduk...Eh..ne zamandır taşınmıyorduk, bi taşınalım bari, hadi gari dedik...Böylece 10 yıllık evliliğimizdeki 8. evimize taşındık. Ama bu seferki taşınma yorucu oldu. Evin boyası, dolapları, kartonpiyerinin yapımı bir yana, 4 odalı evden 3 odalı eve taşınmak ne zormuş bacılar.....Neyse, öyle böyle sığıştık, taşındık...


Ben zannediyordum ki çalışmayınca bana daha haftasında basarlar, evden dışarı atlayasım, işe koşasım gelir...Yok şekerim yooookkk...yaşlanmışım ben...


Şimdi sabahları kalkıyorum, çocuklarımı öpe koklaya uyandırıyorum, tabii fazla öpüp koklayınca bunlar iyice mayışıyorlar. 20 dakikanın sonunda bir HÖÖEYYTTT çekmem gerekiyor ki nazik popolarını yataktan kaldırabilsinler.


Sonra hep beraber kahvaltı ediyoruz ve çocukları okula bırakıyorum. Sonra saat 3 buçuğa kadar temizlik, yemek, alışveriş ve ütü faslım başlıyor. Eh bünye alışkın değil tabii, bazen reddediyor. Ben alışmışım günde 9 saat al takke ver külah toplantı yapmaya, tüm çemkirikliğimi elin adamlarının üzerinde dindirmeye...Şimdi ne oluyor? Akşam koncam eve geliyor ve ben bütün gün biriktirdiğim bütün konuşmalarımı adam daha pabuçlarını çıkarmadan, kapının önünde boşaltıyorum üzerine....


Demek ki her kadının günde belli miktarda kelimeyi sarfetmesi gerekiyormuş...


Neyse canlar tüm bunlar olup biterken internetim 1 ay kadar bağlanamadı. Buradaki internet servisi veren yerin interneti kesikmiş, bizim sözleşmeyi gönderememişler. Şaka gibi... Koncam üzerlerine uçacaktı ki sormayın...İnternetim geçen hafta bağlandı. Ama ben olanları sıraya sokamadım....


Bu arada Şaşkın Ötesi'ndeki arkadaşımın tam 1 Kasım'da lokum gibi bir Nehir'i oldu..Allah analı babalı büyütsün....


Bu arada hepinizin bayramı kutlu olsun


Öptüm hepinizi..

Şaşkın Ötesi

Öncelikle herkesin geçmiş bayramını kutlar küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden öperim.

Şimdi efendim, malumunuz üzere ev hanımlığına geçiş yaptığım şu 1 aylık sürede tembelliğe iyice alıştım. O kadar ki bloğuma bile girmiyor, 2 kelime yazmayı çok görüyorum kendime...Bu tembellik hali beynime de sirayet etti sonunda ve ben kendimi özür dilenmez, kurtarılmaz durumlara soktum.

Çok sevdiğim bir arkadaşım var. 12 yıl önce iş arkadaşı olarak başlamıştık arkadaşlığımıza...Tanıdığım en şeker, en sevilesi ve en hem tatlı kadın hem yaramaz kız çocuğu olabilen insanlardan birisidir. Bayılırım ona...

Bir süre önce bana hamile olduğunu söylemişti. Bu " bir süreye" dikkatinizi çekmek istiyorum çünkü tatile çıkan beynim tam zamanını kaydetmediği için aşağıda yazacağım diyalog yaşandı aramızda...

Geçen gün onu aradım. Ama konuya bir türlü giremiyorum çünkü en son kışın konuşmuştuk diye hatırlıyorum. Üzerimde kazak vardı ama buralarda kazak yılın 5 ayı giyilebilen bir kıyafet olduğundan kız doğum yaptı mı yoksa hala hamile mi kestiremiyorum. Her şekilde ayıp etmem kaçınılmaz o yüzden ben de "nasıl olsa konuşmanın gidişatından sonuç çıkarırım" gibi anlamsız bir kendime güvenle sarıldım telefona...

Ben:  Aaaloooo...canım merhaba, nasılsın?

A:    İyiyim hayatım, nasıl olayım, büyütüyoruz işte..

Hiiii...bak görüyor musun? Kız doğum yapmış, bebişini büyütüyormuş..Ay çok ayıp oldu, bir doğum tebriki yapmadım arkadaşıma..ay ne kadar oldu acaba...Salak Gülçin...

Ben: Ayyyyy....gerçekten miii? Ne kadar oldu A'cığım? ( Nasıl şenim ve de şakrak)

A: 29 olduk canım

Ben: Haa...iyi Allah analı babalı büyütsün hayatım, daha kırkı çıkmamış yani bebişin.ehe ehi ehi ehi....kırkı çıkmadan doğum tebrikine yetişebileceğim yani...

A: Gülçin 29 haftalığız..

Zıbammmm...N'olamaz....Ay bak görüyor musun? Hem de 29 haftalık olmuş...İyi de 29 hafta 7 ay eder, o kadar oldu mu biz konuşalı yaaa...biz konuştuğumuzda daha yeni hamileydi..bu kadar şuursuz olabilir miyim ki? Evet olabilirim...

Ben: ( iyice ezile büzüle) ay A'cığım...Çok özür dilerim hayatım, ben zaman kavramımı kaybetmişim, şimdi evdeyim ya hani..( ne alakası varsa) ay tatlım çok özür dilerim, kimseden de duymadım, hay Allah....çok özür dilerim hayatım..ay ne desem ki şimdi... Allah analı babalı büyütsün, ismini ne koydunuz?

A: Gülçinn ( ses tonu sanki a benim şuursuz arkadaşım gibi miydi ne?)  ben daha 29 haftalık hamileyim, doğum Kasım'da...

Allah'ım şuracıkta öleyim, yerin dibine gireyim, bir süre orada kalayım...

Ben: Ay A'cığım ben bu durumu toparlayamam..Ne desem boş, şimdi telefonu kapatayım ve bu konuşmayı hiç yapmadığımızı farzedelim, ben seni yeniden arayayım...

A: Tamam canım tamam, ben senin beni yeni aradığını farzediyorum, konuşalım işte...Eeee..sen nasılsın?

İşte dostlar, insanın eski dostları olması ne güzel birşey...A'cığım, benim şirine arkadaşım içimde bir kötülük olmadığını, sadece şu aralar kafamın çok karışık olduğunu biliyor ve de kusuruma bakmıyor, beni tanıyor, onu sevdiğimi biliyor. Yani inşallah, öyle umud ediyorum...A'cığım, bir ses ver, kusuruma bakmadın değil mi?

Kasım'da inşallah bir bebişimiz daha olacak...1 Kasım, bunu hafızama kazıdım, artık hayatta unutmam...

Çok Olmuş....

20 gün kadar olmuş bloğuma girmeyeli...Oysa bu arada ne çok şey oldu, bitti, başladı...

1 Ağustos itibariyle iş hayatıma bir süre ara verdim. Çok sebebi var...Kariyer beklentilerim zarar gördü, yoruldum, annelik yapmayı özledim, akşamları eşime kahve yapabilecek enerjiye sahip olmayı istedim, sabahları çocuklarımı öperek uyandırmak istedim...Bilmiyorum, bütün isteklerim ve istememezliklerim birbirine karıştı ve ben milletin girebilmek için kafa göz yardığı bir şirketten istifa ettim...

Bana salak diyenler de mevcuttur elbette...Ama size birşey söyleyeyim mi arada salaklık yapmak da iyi geliyor be...Arada bir durup "ya ben ne istiyorum?" diyebilmek, bir mola verebilmek iyi geliyor.

2 haftadır evdeyim. Ama henüz pek birşey anlamadım. Geçen hafta kayınvalidemler ve görümcemler geldiler. Kayınpederimin bir sağlık sorunu var, onun kontrolleri için...Ayrıca yemeğe misafirlerim oldu, komşu çocukları bize misafirliğe geldiler, ev cıvıl cıvıl şenlendi yani...

Şu anda inanılmaz keyif aldığım ev hanımlığı biliyorum ki 1 aya kadar içimi sıkmaya başlayacak. O yüzden de kafamdaki projeleri hayata geçirmeye çalışıyorum. Bana şans dileyin...

Masal Masal İçinde


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken….

Çoook uzak bir ülkenin çook uzak bir köyünde bir anne, bir baba ve iki çocuğu yeşilliklere bakan güzel bir evde yaşarlarmış. Anne ile baba hergün sabah erkenden kalkar, yemek bulmak için ormana giderlermiş. İsterlermiş ki çocuklarının herşeyi tam olsun, yemek sıkıntısı çekmesinler. Onlar ormandayken de küçük kız ve de oğlan okula giderlermiş.

Anne aslında çok üzülürmüş bu duruma. Yemek bulmak için ormanda sabahtan akşama kadar ayılarla, tilkilerle, kurtlarla, kötü cadılarla cebelleşirken çocuklarından uzak kalmak içini burkarmış ama bilirmiş ki şimdi girmezse bu ormana, yaşlandıklarında herkes şöminesinin başında otururken o ormana gitmek zorunda kalabilirmiş.

Aylar geçmiş, yağmurlar yağmış, karlar erimiş, güneş açmış yaz gelmiş. Çocukların okulları kapanmış. Zaten anne ile baba da bütün sene çok çalışıp yorulmuşlar, herkesin iyi bir tatile ihtiyacı varmış. Anne ile baba sadece 1 haftacık izin yapabileceklermiş. Almışlar çocuklarını 1 haftalığına güneye, sıcak bir iklime gitmişler. Gittikleri tatil köyünde çok eğlenmişler, her akşam başka bir ülke restoranında yemek yemişler, Rum Tavernası'na, Meksika Lokantası'na gitmişler, denize girmişler, havuzda yüzmüşler, akşamları lunaparka gitmişler.

Ve hatta anne, babanın ısrarına dayanamamış ve küçük kızıyla paraşüt bile yapmış. Bir motora bağlı paraşütle göklere çıkmış kızıyla…Anne kızına bir şey olacak korkusundan ağzı yırtılırcasına, sesi kısılırcasına çığlıklar atarken, küçük kız son derece sakinmiş. Sanki paraşütün tepesinde doğup büyümüş gibi bir de annesini sakinleştirmeye çalışıyormuş.

Oğlan ise pek tatlıymış tatlı olmasına ama bademcik ameliyatından sonra açılan iştahını sosisli sandviçlerle bastırmaya başlamış. Sanıyormuş ki insanoğlu türünün devamlılığını sosisli sandviçe borçlu. Oğullarının kendi arzusuyla birşeyler yediğini gören anne ile baba bu duruma itiraz etmemişler. Ne de olsa tatildeymişler ve de oğullarının iştahı açılmış sonunda diye şükretmekteymişler.

1 haftalık tatil göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş ve dönmüşler evlerine…Yaz tatilini torunlarıyla birlikte geçirmek üzere hoplaya zıplaya gelen dedeleriyle birlikte çocuklar iyi vakit geçirirken anne ile baba yine dönmüşler ormana…Ve anne yine girmiş her zamanki psikozlarına…Söz vermiş kendine, yarı emeklilik hakkını kazanınca yani 1,5 sene sonra ayrılacakmış işten, anneliğine doymaya çalışacakmış...Dua etmekteymiş o günleri sağ salim görsünler diye...

Gökten 5 elma düşmüş..4'ü neşeli haneye, 1'i de bu masali okuyan ferah yüreklere…

Siz Hangi Tip İnsansınız?


 Elime geçti yine…Tamam peki, tesadüfen değil…İş yerinde canım sıkıldı, eski maillerime bakıyordum, belki içimi şenlendiren bir şey bulurum diye…Buldum…Her okuduğumda aklımı başıma geçici bir süre için getiren maillerden birini buldum.
Can Dündar yazmış…Bir daha okudum ve ne yazık ki tekrar farkına vardım. Ben İyi Ki insanı olmaya çalışan bir Keşke insanıyım. Bu durum benim dengemi biraz kaydırsa da gerçekten çaba sarfediyorum. Bu hızla 50-60 seneye kadar eşim gibi bir İyi Ki insanı olabilirim.
Peki benim Keşke'lerim neler? Aslında çok da yok…Ben geçip giden olaylara ve de gelip geçen insanlara pek kafayı takmam. Daha doğrusu yıllar içinde takmamayı öğrendim. 35 yaşın kazanımlarından biri daha işte.
Nelere takarım:
- Keşke orada ona şu cevabı verseydim türü keşkelerim vardır çünkü cevval tipime rağmen çatır çatır çene yarışında genelde geride kalırım. Ya kilitlenir kalır cevap veremem ya da olayı uzatmamak adına susarım. Sonra da içim içimi yer keşke şöyle deseydim diye…
- Ya da tam tersi…Keşke öyle demeseydim, boşboğazlığın ne alemi vardı şimdi diye kendimi yerim...
- Genelde koca sözü dinlemem sonra da pişman olurum. Mesela 10 sene önce eşimin sözünü dinleyip Çorlu'dan bir ev alsaymışız şimdi 5 misline satıyor olacaktık. Keşke engel olmasaymışım
- Keşke eve daha yakın bir yerde çalışıyor olsaydım derim ama bu konuda şu ana kadar başarılı bir harekat düzenleyemedim. Yok öyle evine yakın bir iş bizim memlekette…
-  O son tabağı yemeseydim keşkelerim de vardır. Yiyip yiyip şişiyorum sonra
- Çocuğuma boşuna bağırdım şimdi, keşke bağırmasaydım derim.
Ama her keşke'mden sonra da genellikle kendimi affedecek ya da karşımdakine affettirecek bir sebep, bir yol bulurum. Belki de o yüzden başka insanları da affedebiliyorum. Öyle uzun uzadıya kimseye kin besleyemem, çok kızsam da bir şekilde onların düşünce sistematiğine girip neden öyle davrandıklarını bulup ve bu sebeple onları kendi gözümde de haklı çıkarabiliyorum. Zaten o yüzden bugüne kadar bana yapılan tüm psikolojik analizlerde ( kişisel gelişim eğitimlerinin bir parçası olarak) ben tam bir empati güzeli çıkmışımdır. Benim için en uygun meslek psikolojik danışmanlıkmış. Bu işte biraz hata payı var bence çünkü canım isterse karşımdakini intihara sürükleyebilme yeteneğine de sahibim….
Yani canlarım aslında çok da umutsuz vak'a değilim galiba…İyikilerim keşkelerimden daha fazla olduğu için bilançonun aktif varlıklar tarafı daha zengin çok şükür…
Şimdi gelelim yazıya….
Teypte eski bir Cohen şarkısı:

"Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim / karşılaştık bir süre sonra /'Gözlerinin feri sönmüş' dedi bana: / 'Aşkım, ne oldu sana?'/ Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona / 'Senin güzelliğine ne olduysa' dedim, / 'benim gözlerime de o oldu' "
8 - 10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi...
Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar...
Ve yenik; "keşke"li cümleler gibi...
Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı...
Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, "keşke", onun güzüne denk
gelir.

Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...
Mağlubiyetin takısıdır "keşke"... Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır. Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, göz yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.

Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte... "Yolunu gözlemeseydim", "öyle demeseydim", "terk edip gitmeseydim", "en güzel yıllarımı vermeseydim" diye diye sızlanır gider.
"Keşke"nin panzehiri "iyi ki"dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.

"Keşke", çoğunlukla bir "ahh" la kopup gelir ciğerden...esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden...

İyi ki" ise, muzaffer bir "ohh"la büyür; cüretiyle övünür."Keşke"li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, "iyi ki"lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır. Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş,sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.
O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır "keşke"... "Şimdiki aklım olsaydı" dövünmesindedir.
Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, "Ne derler"e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar."Keşke"cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.

"İyi ki" öyle mi ya!... Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır. "İyi ki"lerinizi toplayın bugün ve "keşke"lerinizden çıkartın.Fazlaysa kardasınız demektir.

Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara...
Rüzgarlarla koştunuz ya... "Keşke"leriniz, "iyi ki"lerden çoksa...
Telafi için elinizi çabuk tutun. Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz "keşke" diye nemlenmesin...