Tefrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tefrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bayram Tefrikası 4. Bölüm

Kardeşim bende de ne çene varmış yaw.

Hayır çok konuşmak en belirgin özelliklerimden birisidir ama kalemim daha çok konuşuyor. Topu topu 1 günlük arifeyi anlatmayı hala bitiremedim.

Nerede kalmıştık? Hah, en son Topkapı Sarayı'ndan çıkıyorduk. Çocukların biri oturuyor, diğer arkada ayakta duruyor, Metin arabayı sürüyor, ben çantayı taşıyorum.

Çıkmadan önce Topkapı Müzesi'nin çıkışındaki müze mağazasına uğrayıp İpek'e çok güzel, ki ben de bayıldım, bir hediye aldık. Kağıt bebek giydirme setleri ama padişah ve sultan giydiriyorsunuz. Nefis bir düşünce bayıldım.

Hava kararmaya başlamış, bahçedeki yaşlı kocaman ağaç bile gölgelerin arasına saklanmış.

Tam biraz romantik olup kolkola girecektik ki çocukların Titanik yapmak istemesi tuttu.

- Hadi baba, koooşşşş.....

Metin başladı çocuk arabasını koşturmaya, ben de yanlarında koşuyorum tabii

- Hadi baba, daha hızlıııııı

Daha hızlı koşuyoruz, benim kocaman sırt çantam lüp lüp oynuyor sırtımda

- Daha hızlı baba daha hızlı...

Uçuyoruz biz...Yanlarından koşarak geçtiğimiz insanlar bize nasıl tatlı, nasıl gülerek bakıyorlardı anlatamam...İnsanların bize öyle gülerek bakmaları çok hoşuma gitti...

Taaa Aya Sofya'nın önüne kadar geldik böyle..

Artık akşam iyice çökmüştü. Sultan Ahmet'in önünden geçip nasıl geldiğimizi hatırlamadığımız otoparka doğru tahmini bir yön tutturup yürümeye başladık. Sultan Ahmet ne kadarcık yer ki, nasıl olsa buluruz yani, değil mi?

Değil...kaybolduk.

Kaybolduğumuzu anlamadan önce Sultan Ahmet'in önünde resimler çekildik.

Metin: Bu Sultan Ahmet hakikaten iyi resim veriyor hayatım
Ben: Evet hayatım
İpek: Çok kocamaaannnn
Yiğit: Benim uykum geldi

Resimler çekildik, Sultan Ahmet'in önündeki tahta sıraları eleştirdik, hediyelik eşya dükkanlarına baktık.

Kafelerin, çay bahçelerinin önünden aşağıya doğru yürümeye başladık. Hava artık iyice karanlık. Yürüyoruz ama geldiğimiz yerleri hiç tanımıyoruz.

Ben: Metin biz neredeyiz hayatım
İpek: Kaybolduk işte, harika...
Yiğit: Çok uykum vaaaarrrrr
Metin: Tamam tamam, şuradan gideceğiz.

O "şura" ya dönüyoruz ama gene tanıdık gelmiyor hiç bir yer. Aslında ben halimden memnunun. Eski, cumbalı ama yıkılmak üzere olan ahşap evlerin, bakımsızlıktan mahvolmuş oymalı kakmalı çeşmelerin, daracık yolların olduğu mahallelerden geçmek beni biraz hüzünlendirdiyse de öyle ruhu olan, ruhların olduğu mekanları seviyorum ben.

Yani düşünsenize dostlar, o sokaklarda yüzlerce yıl önce de hayat vardı. İnsanlar yaşıyor, çocuklar oynuyor, hayat tüm doluluğuyla devam ediyordu. İçim bir garip oluyor öyle mekanlarda...

Metin: Yaw Gülçin, Kültür Bakanlığı İstanbul'un eski çeşmelerini restore  etse, şimdikinin 3 katı turist gelir İstanbul'a...

Gerçekten de o virane sokaklarda dolaşırken bir anda bir duvarın dibinde eski ve harap olmuş bir çeşme çıkıyordu karşımıza. Sanki yandaki eski köşkün beslemesi kızın hayali hala oradan suyu alıyor gibiydi....

Çok mu dramatik oldum?  Eh alışkın değilsiniz tabii benim bu hallerime...Bu yazıyı hastaneden yazıyorum ve ruh halim pek de zıbıtmaya müsait değil şu anda, o yüzdendir bu depreşik halim...

Bu arada arkadaşım bir insan evladı ayakta uyuyabilir mi yaaa? Uyurmuş. Yiğit arabanın arkasında ayakta giderken uyudu. Adam şaka gibi yemin ederim.


Neyse efendim, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, otoparka vardık.

Arabamıza binip evimize geldik veeee...Evet veee....35 yaşıma girdiğim bugünün anlam ve ehemmiyetine uygun olarak pastamızı kestik.

Benim için unutulmaz bir doğum günüydü bugün...

Tefrikamız burada sona ermiştir, hepinize geçmiş olsun

Sevgiler

Bayram Tefrikası 3. Bölüm

Hikayemize kaldığımız yerden devam ediyoruz. En son Yerebatan Sarnıcı'ndan çıkıyorduk.

Çıktık..Topkapı Sarayı'na gidiyoruz. Yerebatan'ın önünden karşıya geçtik, yukarı doğru tırmanıyoruz. İpek çocuk arabasında, Yiğit arkada buggy board'un üzerinde ayakta, Metin arabayı sürüyor, ben de sırt çantasını yüklendim yanlarında yürüyorum sakin sakin. Filmlerdeki uçağı kaçırmamak için deli gibi koşan 9 çocuklu sarsak Amerikan aileleri gibi görünmediğimiz nadir zamanlardan birini yaşıyoruz.

Bir yandan yürüyoruz bir yandan da börtün böceğin, uyuyan kedilerin filan resmini çekiyoruz.
Turistiz ya bugün, bir kaptırmışız kendimizi sormayın. Caferağa Medresesi'ni geçtik, Değerli Taşlar Müzesi'ni de geride bıraktık geldik Soğuk Çeşme Sokağının başına…

Ben bu sokağı sevmesine severim de evleri sarı, mavi, mor, pembe filan yapmamışlar mı bana göre hiç güzel olmamış. Orjinallikten çok uzakta yani…

Sokağın başında gene 5 dakika foto molası verdik.

Ben: Metiiinnn…biraz daha geri git de şu ağacı da alayım
Metin: Anneye bakın çocuklar
Yiğit: Ne zaman gitçez? İpek, in arabadan biraz da ben bineyim
İpek: Hayır

Neyse bu şekilde biraz mesai harcadık…da…dün akşam çektiğimiz resimlere baktım…Ağacı hakikaten güzel çekmişim ama Metin'i ve çocukları bulmak için epey bir zoom yapmak gerekiyor.

Güzel güzel yürüdük ve sokağın sonuna, Topkapı'nın köşesine geldik. Orada, tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama tarihi bir küçük yer var.

Ben: Ayyy, Metin, 22-23 sene önce yaz tatilinde teyzemlere İstanbul'a geldiğimizde tam burada otururken çekilmiş bir resmim var. Hadi gene aynı yerde oturayım, aynı pozu vereyim, resmimi çek.
Yiğit: Ben de gelicem
Metin: Ooolum ben bir anneni çekeyim, seni de sonra çekerim
İpek: Beni de çek

Şeklinde kısa bir mücadeleden sonra 22 sene önce oturduğum yerde oturup aynı pozu verdim. Bir garip oldum….


Sonra Yiğit ve İpek de resim çekildiler. İpek'in tırmandığı yerde bacak bacak üstüne atıp bir poz verişi vardı ki sormayın…


Sonra aynı fotoğraf maceralarını Topkapı Sarayı'nın dış kapısında, iç avlusunda ve bilumum yerlerinde de yaşadık. Avludan içeriye girdik yürüyoruz. Hemen sağ tarafta Askerler nöbet tutuyor. Bildiğimiz Türk askerleri, Yeniçeri filan değil yani.

Metin: Ya Gülçin bu askerler Topkapı'nın içinde niye nöbet tutuyorlar? Osmanlı'nın torunları gelip tahta oturmaya kalkmasınlar diye mi? Hihohahağanaa….
Ben: Ay Metin yaaa…ne bileyim belki aşağıda askeri birlik filan vardır
Metin: Ben de onu diyorum ya işte…Sarayın içine niye birlik kurmuşlar? Tahta çıkmaya kimse kalkışmasın diye mi? Ahihihohahah

Aslında ben de gerçekten merak ettim, niye acaba içeride askeri birlik vardı? Belki Topkapı'nın hazinelerini korumak içindir. Evet, bu mantıklı olabilir. Beğendim kendi aklımı bakın şimdi…

Bu arada müze kart alabileceğimiz bir yer araştırıyoruz. Bir yandan da ben yine çocuklara öğreten adam modundayım.

Ben: Çocuklar bakın yüzleeeerce yıl önce şu anda yürüdüğümüz bahçede Padişahlar Sultanlar yürürmüş, yaaaa…
İpek: Yaaa…sultanlar burada mı yürürmüş?
Yiğit: Kakam geldi

İleride bir tane müze kart bankosu gördük ama önünde iki kişi vardı ve satan kişi de yoktu. Önce boşverip bilet alalım dedim. Ama Metin'in yönlendirmesiyle bilet fiyatı ile müze kart fiyatının aynı olduğunu öğrenince ve de müze kartın 1 sene boyunca Kültür Bakanlığı'na bağlı müzelere ücretsiz giriş sağladığını hatırlayınca bilet almaktan vazgeçip müze kart satıcısının öğlen yemeğinden dönmesini beklemeye karar verdik.

Adam geldi, kartımızı aldık, bahçedeki muhteşem ağacın da resmini çektik ve girişe doğru yöneldik. Ama bir dakika: Çocuklara ücretsiz geçiş için bilet kestirecekmişiz. Gittim gişeye.

Ben: 2 çocuk için ücretsiz giriş bileti lütfen
Gişeci: yaş kaç?
Ben: 6 ve 4,5
Gişeci: tamam gerek yok
Ben: ama alın dediler
Gişeci: al, ikisine bir bilet yeter
Ben: Nassı yani? Şeklinde verilen 1 bileti alıp Metin'in yanına gittim. Muhabbeti anlattım. Metin yine:

Metin: Madem çocuklar ücretsiz giriyor, neden bilet kesiyorlar?
Ben: Bilmiyorum
Metin: Hayır eğer müzeleri kaç çocuğun ziyaret ettiğinin kaydını tutmaya çalışıyorlarsa neden ikisine 1 bilet kesiyorlar?
Ben:bilmiyorum
Metin: Ne saçma
Ben: Evet ayatım, çok saçma

Şeklinde bir muhabbetle turnikelere geldik. Görevliler çocukları ayrı bir tarafa aldılar, biz kartlarımızı okutup turnikelerden geçtik. Bu arada bir tane görevli, arabada oturan Yiğit'i ve arkasında ayakta duran İpek'i işaret edip " hey, kaçak giriş var burada, nihohahahaa" şeklinde ağız dolusu bir kahkaha atınca İpek'imin yüzünü görecektiniz. Ödü koptu, bir de suçlandı, kaçak giriş yapıyor diye…Kuşum benim.

Efendim içeri girdik…de ben şimdi nasıl anlatayım burayı…gezmesi günler sürer, anlatması aylar…Birkaç satırbaşı vereyim:

Bir kere İpek padişahların neden elbise giydiğini anlayamadı, o kacaman kaftanlar elbise gibi ya…"o zamanın modası böyleydi yavrum" deyip konuyu kapattık, ne yapalım.
Bu arada arkadaşım, padişahlar kaç okka çekiyordu acaba? Hepimiz bir araya gelsek kaftanın içinde boş yer kalır genede…ne kocaman şeyler onlar öyle…Şalvarları hiç söylemiyorum bile…

Bu arada tahtları da gördük. Padişah bilmem kimin savaşa giderken kullandığı oymalı, sedef kakmalı taht harikaydı…da…insan savaşa da tahtla mı gidermiş? Oldum…tabi biraz düşününce, adamların padişah olduğunu, sıcacık, muhteşem saraylarından çıkıp savaşa bilfiil katılmalarının bile aslında müthiş bir olay olduğunun farkına vardım. Yerlerinden kıpırdamayıp ordularını da gönderebilirlerdi. Eh, savaşa da tahtla gitmişler çok mu? Tabii ki bu durumu Atatürk'ün parkasını yorgan, taşı yastık yapıp cephede karların üzerinde uyurken ki haliyle kıyaslamamak lazım. Farklı devirler, farklı dönemsel konjoktür, farklı amaçlar vs. O kıyaslamaya girmenin bir anlamı yok şimdi. Hayır ben girmiştim, çıkamadım o bakımdan yani….

Mücevherler şahaneydi…Şa-ha-ne…kafam kadar zümrütler, ceviz gibi yakutlar, hele Kaşıkçı Elması…muhteşemdi…de…Padişahların törenler sırasında su içtikleri som altından, üzeri elmas, yakut ve zümrütlerle süslü matara çocuklara pek bir enteresan geldi. Onun neresinden su içilir, o nasıl bir mataradır anlayamadılar. Üzerinde Ben Ten ve de Barbie olmayan bir matara olur muymuş hiç?

Bu gezi sırasındaki muhabbeti şöyle özetleyebilirim:

Ben: Bakın çocuklar bu sorguç..Padişahlar kafalarındaki kocaman sarıklara takarlarmış, süs diye
İpek: waaoauuvvvvvv
Yiğit: Çişim geldi

…………..

Ben: Bakın çocuklar bu padişahların kaftanı, ipekten yapmışlar
İpek: Kocaamaannnn
Yiğit: kakam geldi

………….

Ben: Ay Metinnn…şu mücevherlere baaakkk…ne kadar çok mücevherleri var...
Metin: E onlar padişah Gülçin, olcek tabii…
İpek: Ay çook parlak
Yiğit: Ne zaman gitçez…

Bu muhabbet bööööyylece devam etti dostlarım.

Gezdik gezdik, bol bol fotoğraf çektik, yorulduk, acıktık. Baktık, Sarayın altında bir kebapçı..

Ben: Ay Metin çocuklar acıktı, şurada bir kebapçı var
Metin: Gidelim hayatım
Ben: Manzarası da çok güzel, deniz, boğaz filan
Metin: Evet hayatım
Ben: Ay ama şimdi burası çok pahalıdır, boşver
Metin: Saçmalama Gülçin, hadi yürü, gidip bir yemek yiyelim şurada…

Gittik arkadaşlar…tam kenarda, nefis manzaraya hakim bir masada oturduk. Herşey harika…menü geldi, sipariş vereceğim. Çocuklar köfte istiyorlar. Biz de beğendi,meğendi bir şey istedik işte. İçecek olarak nefis üzüm şırası. Üstüne de okkalı bir orta kahve…ay nasıl keyifliyim anlatamam.
Sonra Metin Yiğit'i tuvalete götürdü, ben de hesabı alayım dedim. Allah'ım keşke hesabı Metin isteseydi ve bana duyurmadan ödeme işini halletseydi. O kadarcık yemeğe, tamam yemek çok güzeldi ama olsun- evet, o kadarcık yemeğe tam 189 TL hesap geldi. O ne yaaa….iki tabak köfte 55 TL….mideme oturdu, yüreğime indi…

Metin'e söyledim, cevap belli zaten, ne kaşınıyorsun kızım.

Metin: e öyle tabii Gülçin, ne zannediyorsun? Hani sen bana seni Sunset'e manset'e götürmüyorum diye laf söylüyorsun ya, oralar buranın kaç katı sen biliyor musun?
Ben: Ay istemem Manset filan, ben evde köfte yaparım, boşver sen…..

Yemek yenmiş, tuvaletler yapılmış, Saray'ı gezmeye devam ediyoruz ama çocuklar iyice koptular olaydan. Yorgunluk, rehavet, can sıkıntısı filan bitirdi onları. Kutsal emanetler odalarını da gezdik zorla ama yetti…Bugünlük bu kadar kültür yeter herkese dedik.

Dönüş yolu maceramız da sonraki bölümde arkadaşlar. Daha hala 15 Kasım'ı bitiremedik yani….

Sevgiler

Bayram Tefrikası 2. Bölüm


Neyse, efendim, biz geldik Yerebatan Sarnıcı'nın önüne…

Ben: aaaa Metin bak burada Müze Kart gerekmiyormuş, hadi girelim
Metin: Girelim ayatım
İpek: Burası ne?
Yiğit: Kakam yokmuş

Neyse dostlarım, aldık biletlerimizi, bıraktık çocuk arabasını kapıda başladık Yerebatan Sarnıcı'nın merdivenlerinden inmeye. İçerisi karanlık derecesinde loş, ara ara ışıklandırma yapılmış. Çok sessiz ve mistik bir havası var. Henüz 3 merdiven inmiştik ki:

İpek: Burası çok karanlık, ben korktum
Yiğit: Korkuyorum ben, gidelim buradan
Ben: Çocuklar korkacak bir şey yok, hadi tutun elimi bakayım

Ben Yerebatan'ı çok severim. Ben seviyorum ya, çocuklarıma da sevdirmeye çalışmak gibi bir sapıklığım var. Neyse başladık yürümeye. Bir yandan da çocukları tutuyoruz, suya düşmesinler diye.

Ben: Bakın burası eskiden şehre su veren yermiş. Büyük savaşlarda düşman şehri kuşatırsa halk susuz kalmasın diye yapılmış, bir çeşit su deposu yani.
Yiğit: Ben korkuyorum gidelim buradan
Metin: Hadi durum şurada bir resminizi çekeyim…gene mi pili bitti bu aletin, daha yeni pil koyduk, kaç tane resim çektik ki şimdi…!%&$#....Neyse biz de kamerayla fotoğraf çekeriz
Ben: İyi de neresine basacağım kameranın
Metin: ( bıkmış bir ifadeyle) burasına Gülçin…

Bu arada Yerebatan'da yüzen balıklar kocaman arkadaşlar, öylesini balıkçı vitrinlerinde bile göremezsiniz. Kosssskocamanlar. Bu durum çocukların biraz ilgisini çekti çok şükür.

Neyse efendim, yürümeye devam ediyoruz. İpek tabelaları okuyor: Medusa--->

İpek: Anne Medusa ne?

A-ha…hadi bakalım, nasıl anlatırsın küçücük çocuğa Medusa efsanesini? Aşk, şehvet, seks, kan, intikam, kıskançlık, kafa kesme filan her türlü vahşet var hikayede…Ama mecburen bir yolunu bulacağız anlatmanın.

Ben: Kuşum çoooook uzun zaman önce 3 kızkardeş varmış. İkisi ölümsüzmüş, bu Medusa ise ölümlüymüş. Neyse bu bir prense aşık olmuş ama kötü cadı da o prensi seviyormuş. O yüzden Medusa'ya kötü bir büyü yapmış. O prens Medusa'yı beğenmesin diye saçlarını yılandan yapmış, bakışlarını da baktığı kişiyi taşa dönüştürecek şekle sokmuş. Sonra Medusa suya bakınca yansımasından dolayı kendisi taşa dönüşmüş.

Bir hikayenin içine ancak bu kadar edilir. Medusa affetsin…Ama ne yapayım, öteki türlü kızın rüyalarına girecek, uğraş dur sonra…

İpek konuyla ilgili biraz soru sordu, mutlu oldum. Yerebatan Sarnıcı'nın içinde yürümeye devam ediyoruz. Ama karanlık ve sessizlik Yiğit'i iyice rahatsız etti. Adam zaten arıza, iyice kayış attı…Gidelim deyip duruyor.

Geldik Gözyaşı sütununa…Metin hala o karanlıkta iyi bir resim çekeceğim diye kendini parçalıyor. Ben de bilgiç bilgiç öğreten adam modunda çocuklara birşeyler anlatmaya çalışıyorum. İpek sütunun dibindeki suya atılan bozuk paraları gördü.

İpek: Anne suda paralar var.
Ben: Evet anneciğim, insanlar dilekleri gerçek olsun diye böyle havuzlara para atarlar
İpek: Neden?
Ben: E dilekleri gerçek olsun diye
İpek: Para atınca dilekler gerçek mi oluyor?
Ben: Öyle olduğuna inanılır

Dedim ama kızıma bu durum hiç mantıklı gelmedi.

Devam ediyoruz. Geldik Medusa'ya…Metin hala güzel bir poz yakalayacağım diye uğraşıyor. Bu Medusa ile ilgili diğer bir inanış da bu heykelin kafasının sadece bir kaide olarak öylesine buraya konduğu görüşüdür ki bu da Metin'e hiç mantıklı gelmedi.

Metin: Ya Gülçin Allahaşkına, yani adamlar kocccaaaa bir sarnıç yaptılar da bu sütunun kaidesini unuttular, bu heykeli de öylesine, sütunu taşısın diye koydular öyle mi? Ya, bırak Allahını seversen yaa….

Medusa'ya baktık, baktık…geçtik…eh bu da bu kadar..Çıkışa doğru giderken yol üstünde sonradan, bizim zamanımızda yapıldığı belli olan çirkinlik ötesi sütunlar çıktı karşımıza.

Ben: Ay Metin şuna bakar mısın? Bir yüzlerce yıl önce yapılan şu güzelim, işlemeli, oymalı sütunların zarafetine bak, bir de bizimkilerin yaptığı şu iğrenç, dümdüz çimento yığınına? Zevkten eser yok, bla bla bla bla…..

Metin: Hayır madem kendilerinin zevkleri yok, bari yapılanı taklit etselermiş, en azından ortama uygun olmuş olurdu. Aydın geçinen kesim buna neden bir şey demiyor anlamıyorum bla bla bla bla….

Derken çıktık Yerebatan'dan arkadaşlar. Kapıda hediyelik eşya satan dükkandan ufak tefek hatıralar almaya karar verdik. Çok şirin şeyler vardı. Vardı da yabancı turiste 15, yerlisine 9 TL şeklinde….Hiç de utanmıyorlar diye söylendim ama Metin yurtdışında da bunun böyle olduğunu hatırlattı...

Topkapı Sarayı gezimiz diğer bir bölümde…

Sevgiler….

Gülçin

Bayram Tefrikası 1. Bölüm




Sevgili dostlarım,

Tam 1 senedir bu 9 günlük bayram tatilini bekliyordum. Güzel güzel gezeceğiz, yeni yerler göreceğiz, feci dinleneceğiz, tazeleneceğiz filan…Hatta o kadar azimliydim ki üşenmeyip ve de bir çuval para bayılıp çocuklara pasaport bile çıkarttık. Çocuklarımızın da ufkunu açalım, yurtdışına gidelim hesabı.

Gelin görün ki durum pek öyle olmadı. "Oraya mı gitsek? Yok şimdi soğuktur orası, buraya mı gitsek? Ay aman çok pahalı…Hah tamam, bilmem neresi olsun, amaaaann, çocuklar sıkılır şimdi orada" derken biz kaldık İstanbul'da. Ama olsun, biz de güzelce İstanbul'u gezeriz, tadını çıkarırız, hatta…evet evet tamam…çocuklarımıza İstanbul'un alışveriş merkezinden ibaret olmadığını, görülecek, gezilecek tarihi ve doğal güzellikleri de olduğunu gösteririz dedik ve İstanbul Kültür Turizmi yapmaya karar verdik.

Sonuçta bizler bilinçli geçinen, kültürlü ve iyi eğitimli anne babayız ya…çocuklarımıza da tarihi sevdireceğiz, yaşadığımız şehri tanıtacağız ve onlar bundan inanılmaz zevk alacaklar, daha fazla yer görmek isteyecekler,ler, ler, ler…

Zamanlama herşeymiş sevgili dostlarım, ben bunu anladım. Bazı şeyler için çocukların biraz daha büyümesi gerekiyormuş. En azından Yiğit'in…

Tarih: 15 Kasım 2010
Durum: Gelmeyin üstüme, zaten basmışım 35 yaşına

Neyse, arife günü sabah kalktık, kahvaltı faslı yine kavga dövüş, yesene evladımlarla geçti. İnterneti açtık. Baktık İstanbul'un tarihi zenginliklerinin bir kısmı ziyarete açık. İstikamet belli zaten: Tarihi Yarımada..Önce Sultan Ahmet, sonra Topkapı Sarayı. Zaten Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası kitabını da okumuşuz, daha bir bilerek gezeceğiz hesapta.

Önce sırt çantası hazırladım. Üşürlerse, terlerlerse,acıkırlarsa, susarlarsa, elleri kirlenirse diye bir bavula yakın malzeme aldım yanıma. Çocuklar yorulursa kucakta taşımayalım diye çocuk arabasını ve de diğerinin arkada ayakta durmasını sağlayan buggy board aparatını da yüklendik. Metin artık ses etmiyor garibim. Evlilik insanı olgunlaştırıyor vesselam. Kocam bu tür konularda benimle mücadele etmeyi bıraktı artık.

Atladık arabaya, geldik SultanAhmet'e. Oraların yabancısı sayılırız. Bulduğumuz ilk otopark'a arabayı bıraktık. Aldık takım taklavatı elimize başladık yürümeye. Önce bir dikilitaş'a geldik. Baktık, hakkaten sağlam dikmiş adamlar…Geçtik yanındaki Dikilitaş'a..Hani şu Mısır'dan gelen. Bu arada sürekli olarak bu günümüzü fotoğraflarla belgeleme çabasındayız. Bir yandan da çocuklara büyük bir şevkle bildiğimiz kadarıyla taşın hikayesini anlatmaya çalışıyoruz.

Ben: Bakın çocuklar çooook uzun zaman önce, yüzlerce yıl önce bu taş Mısır'dan böööle tek parça olarak getirilmiş.
Yiğit:…………
İpek: Neden?
Ben: İşte, o zamanki hükümdara saygılarını sunmak için
İpek: hııı………………üstünde kuş var.
Yiğit: Ne zaman gideceğiz?
Ben: Oğlum dur şimdi, bak, o zamanlar kamyon yok, vinç yok, bu adamlar bu taşı taaaa Mısır'dan getirip dikmişler, ne muhteşem değil mi?
Metin: Hadi bana bakın, poz verin bakayım.
Yiğit: Ne zaman eve gideceğiz?

Şeklinde devam eden bir muhabbet…Neyse yürümeye devam ediyoruz. Ayasofya bütün ihtişamıyla orada duruyor. Biz gene:

Ben: Bakın bu cami taaa 1500 sene önce yapılmış ve hala ayakta duruyor, ne harika değil mi? Nasıl yapmışlar acaba?
Metin: Evet canım, gerçekten muhteşem, hadi durun bir resminizi çekeyim.
İpek: ……….
Yiğit: İpek in arabadan ben oturucam…

Biraz daha yürüdük, milyon taşına geldik. Biz gene büyük bir şevkle anlatmaya çalışıyoruz.

- Çocuklar bakın bu taşı eskiden mesafeleri ölçmek için kullanırlarmış
Metin: Evet bundan İtalya'da da vardı, görmüştüm
İpek:…………………
Yiğit: Kakam geldi

Yılmadık arkadaşlar, azimliyiz, sevdireceğiz çocuklarımıza tarihi zenginliklerimizi...

Arkası diğer bölümde…

Öptüm şekerler…..